Konu Detayı Sayfası

Nükleik Asitlerin Keşfi ve Önemi

Konuyu PDF İndir

6 PDF indirme

12.Sınıf

Genden Proteine

Nükleik Asitlerin Keşfi ve Önemi

37797

Image
Ücretsiz konu önizlemesi
Konuya Başlarken bölümü açıktır. Konu anlatımının ilk %30'unu okuyabilirsiniz. Etkinlik, performans görevi ve kontrol noktası çözümleri abonelikle açılır.
Ücretsiz bölümün bittiği yere git
20 soruKonu İle İlgili Çalışma Soruları
Soru 1.

Ökaryot DNA eşlenmesi şemasında aynı DNA boyunca üç başlangıç bölgesi ve genişleyen eşlenme kabarcıkları gösterilir. Başlangıçların aynı anda etkinleştiğini, her birinde iki yönlü ilerleme olduğunu kabul edin.

Soru Resim 2

a) Kabarcıklar henüz birleşmeden üç etkin başlangıç noktasından kaç eşlenme çatalı oluşur? Gerekçenizi yazın.

b) “Üç başlangıç noktası bulunduğuna göre süreç sonunda üç ayrı tam DNA molekülü oluşur.” yargısını şemadaki son durumu kullanarak düzeltin.

c) DNA uzunluğu ve çatal ilerleme hızı aynı kalırken birden fazla başlangıcın eş zamanlı çalışması, tek başlangıca göre toplam süreyi neden azaltabilir? Kesin bir süre hesaplanabilir mi?

Açık uçlu soru. Açıklamayı görmek için önce kendi cevabınızı yazmanız istenir.

🧬 Sorunun Konusuna Dair Kısa Açıklama

Bu soru, ökaryotik hücrelerdeki DNA eşlenmesi (replikasyon) sürecini ve bu sürecin çoklu başlangıç noktaları sayesinde nasıl daha hızlı gerçekleştiğini anlamamızı istiyor. Özellikle replikasyon çatallarının oluşumu, kabarcıkların birleşimi ve bu sürecin sonucunda oluşan DNA moleküllerinin sayısına odaklanıyoruz. Görselde de bu eşlenme sürecinin aşamaları net bir şekilde gösteriliyor. ✍️

✍️ Cevap

a) Görselde görüldüğü gibi, her bir replikasyon orijininden (başlangıç noktasından) ikişer adet eşlenme çatalı oluşur. Üç etkin başlangıç noktası olduğu için kabarcıklar birleşmeden önce toplam 6 eşlenme çatalı (3 başlangıç noktası x 2 çatal/nokta = 6 çatal) oluşur. Her bir başlangıç noktasında DNA sarmalı iki yöne doğru açıldığı için her bir noktada iki adet çatal meydana gelir. b) Görseldeki son duruma baktığımızda, süreç sonunda üç ayrı tam DNA molekülü oluşmadığını görüyoruz. Aksine, aynı uzunluktaki orijinal DNA molekülünden tamamen aynı iki yeni DNA molekülü oluşur. Başlangıç noktalarının çok olması, tek bir büyük DNA zincirinin daha hızlı kopyalanmasını sağlar, ancak

Favori ve not özellikleri aktif abonelikle kullanılabilir.
Soru 2.

Meselson ve Stahl deneyinin şemasında ağır azotla işaretli bakteriler hafif azot ortamına geçirilir. Bir eşlenme sonunda DNA tek ara yoğunluk bandı; ikinci eşlenme sonunda ise ara ve hafif yoğunlukta iki bant verir. Karşılaştırma bantların yerleri üzerinden yapılacaktır.

Soru Resim 2

a) Birinci eşlenmede yalnız ara bant görülmesi, eski çift sarmalın bütünüyle korunduğu korunumlu eşlenme modeliyle neden uyuşmaz?

b) Eski ve yeni DNA parçalarının her iki zincire karıştığı dağınık model, ilk ara bandı açıklayabilse de ikinci eşlenmedeki ayrı hafif bandı neden açıklamakta zorlanır?

c) Yarı korunumlu model ikinci eşlenmede iki ayrı bant oluşmasını zincirlerin kökenleriyle nasıl açıklar?

Açık uçlu soru. Açıklamayı görmek için önce kendi cevabınızı yazmanız istenir.

🧬 Sorunun Konusuna Dair Kısa Açıklama

Bu soru, Meselson ve Stahl'ın DNA eşlenmesinin yarı korunumlu olduğunu kanıtladığı önemli deneyi anlamamızı sağlıyor. Deney, farklı yoğunluklardaki azot izotopları (ağır 15N ve hafif 14N) kullanarak yeni sentezlenen DNA zincirlerini takip etmeye dayanır. Böylece, DNA'nın nasıl kendini kopyaladığına dair öne sürülen üç model (korunumlu, dağınık ve yarı korunumlu) arasındaki farkları görsel olarak gözlemleyebiliriz. ✍️

✍️ Cevap

a) Birinci eşlenmede sadece ara bant görülmesi, korunumlu eşlenme modeliyle uyuşmaz. Çünkü korunumlu modelde, eski DNA tamamen korunurken yeni DNA tamamen yeni malzemeden oluşur, bu da ağır ve hafif olmak üzere iki ayrı bant oluşmasını gerektirirdi. b) Dağınık model, ilk ara bandı açıklayabilir; çünkü eski ve yeni parçalar her iki zincire dağılırsa tek bir orta yoğunlukta bant oluşur. Ancak ikinci eşlenmede görülen ayrı hafif bant, dağınık modelle açıklanamaz, zira bu modelde tüm DNA molekülleri hala bir miktar eski (ağır) azot içerdiği için sadece orta yoğunluklu bantlar oluşmaya devam etmesi beklenirdi. c) Yarı korunumlu model, ikinci eşlenmede iki ayrı bant (ara ve hafif) oluşmasını şöyle.

Favori ve not özellikleri aktif abonelikle kullanılabilir.
Soru 3.

Ökaryot hücreye ait organizasyon görselinde nükleotit, DNA, gen, histon, kromatin ve kromozom birlikte gösterilir. Burada anlatılan, ökaryot çekirdek kromozomudur.

Soru Resim 2

a) Bir kromozom örneği uygun enzimlerle tamamen yapı birimlerine ayrıldığında hem nükleotitler hem amino asitler elde edilmesini hangi iki bileşen açıklar?

b) “Gen, DNA’nın dışında duran ve histonları bir arada tutan ayrı bir organeldir.” ifadesini parça bütün ilişkisiyle düzeltin.

c) Aynı hücrenin kromatini bölünme öncesinde daha sıkı paketlenirse, yalnız bu paketlenme DNA’nın nükleotit sırasını veya genlerin yer aldığı diziyi değiştirmeyi gerektirir mi?

Açık uçlu soru. Açıklamayı görmek için önce kendi cevabınızı yazmanız istenir.

🧬 Sorunun Konusuna Dair Kısa Açıklama

Sevgili öğrencim, bu soru bize ökaryot hücrelerde DNA'nın nasıl paketlendiğini ve kromozom oluşumunu hatırlatıyor. Nükleotitten başlayarak gen, DNA, histon proteinleri, kromatin ve kromozom arasındaki ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Özellikle DNA'nın genetik bilgiyi taşıdığını ve histonlarla birlikte karmaşık yapılar oluşturduğunu unutmayalım.

✍️ Cevap

a) Bir kromozom örneği uygun enzimlerle tamamen yapı birimlerine ayrıldığında hem nükleotitler hem de amino asitler elde edilmesini DNA ve histon proteinleri açıklar. DNA nükleotitlerden oluşurken, histonlar protein yapısında olduğu için amino asitlerden oluşur.
b) “Gen, DNA’nın dışında duran ve histonları bir arada tutan ayrı bir organeldir.” ifadesini şu şekilde düzeltebiliriz: Gen, DNA üzerinde belirli bir görevi olan nükleotit dizisidir ve histonlar, DNA'nın sarıldığı proteinlerdir. Yani gen, DNA'nın bir parçasıdır ve histonlarla birlikte kromatin yapısını oluşturur, ayrı bir organel değildir.
c) Aynı hücrenin kromatini bölünme öncesinde daha sıkı paketlenirse, yalnız bu paketlenme DNA'nın nükleotit sırasını veya genlerin yer aldığı diziyi değiştirmeyi gerektirmez. Paketlenme, DNA'nın fiziksel yapısının düzenlenmesidir; genetik bilginin içeriğini veya sırasını değiştirmez.

Favori ve not özellikleri aktif abonelikle kullanılabilir.
Soru 4.

tRNA çiziminde bir uçta amino asit bağlanan kısım, başka bir bölgede mRNA ile eşleşen kısım gösterilmiştir. Bazı kesimlerde aynı RNA zincirinin kendi üzerine katlanmasıyla eşleşme görülür.

Soru Resim 2

a) Yan yana görünen iki bölümden hareketle bu molekülün iki ayrı polinükleotit zincirinden oluştuğu söylenebilir mi? Çizimi açıklayın.

b) Amino asit bağlanan uç ile mRNA’yı tanıyan bölümün aynı molekülde bulunması, protein sentezinde nasıl bir bağlantı kurar?

c) Bu tRNA mRNA’ya uygun eşleşebilse fakat amino asit bağlayamasa, hangi işlev aksar? Diğer RNA türlerinin varlığı bu molekülün taşıma görevini kendiliğinden telafi eder mi?

Açık uçlu soru. Açıklamayı görmek için önce kendi cevabınızı yazmanız istenir.

🧬 Sorunun Konusuna Dair Kısa Açıklama

Sevgili gençler, bu soruda protein sentezinin önemli bir molekülü olan tRNA'yı ve görevlerini konuşacağız. tRNA, hem bir amino asidi taşıyıp hem de mRNA'daki genetik şifreyi doğru okuyarak proteinlerin doğru sırada oluşmasını sağlar. Bu yüzden protein sentezi sürecindeki rolü çok kritik.

✍️ Cevap

a) Hayır, bu molekül iki ayrı polinükleotit zincirinden oluşmaz. tRNA tek bir RNA zinciridir, ancak kendi üzerinde katlanarak bazı bölgelerde baz eşleşmeleri yapar ve bu sayede yonca yaprağına benzeyen üç boyutlu bir yapı alır. Görselde yan yana görünen kısımlar, tek zincirin kendi üzerine katlanıp hidrojen bağları ile eşleştiği bölgelerdir.

b) Amino asit bağlanan uç ile mRNA'yı tanıyan bölümün aynı tRNA molekülünde bulunması, protein sentezinde bilginin doğru aktarımını ve doğru amino asidin doğru yere eklenmesini sağlar. tRNA, mRNA'daki kodonları (üçlü baz grupları) tanır ve bu kodona uygun olan amino asidi ribozoma getirir. Böylece, mRNA'daki şifreye göre proteinin amino asit sırası belirlenmiş olur.

c) Eğer bu tRNA, mRNA'ya uygun eşleşebilse bile amino asit bağlayamazsa, o tRNA'nın taşıması gereken spesifik amino asit protein zincirine eklenemez. Bu durum, ya protein sentezinin yarıda kalmasına ya da yanlış bir proteinin üretilmesine neden olur. Diğer RNA türlerinin (mRNA ve rRNA) varlığı, tRNA'nın taşıma görevini kendiliğinden telafi edemez. Çünkü her tRNA'nın özel bir antikodonu ve taşıyacağı özel bir amino asidi vardır. Bir tRNA'nın işlevini yapamaması, o spesifik amino asidin eksikliğine yol açar ve bu eksikliği başka bir RNA türü gideremez.

Favori ve not özellikleri aktif abonelikle kullanılabilir.
Nükleik Asitlerin Keşfi ve Önemi

► İnsanlar, varoluşlarından günümüze kadar geçen süreçte ebeveynleriyle (ana-baba) ortak ve farklı özellikler taşıdıklarını gözlemlemişlerdir.

► Dış görünüşümüzün tamamen ebeveynlerimize benzememesi, uzun süre insanları merak içinde bırakmıştır. Bu merakı gidermede en büyük devrimlerden biri, DNA'nın keşfi olmuştur.

DNA'nın Keşfi

DNA'nın yapısının keşfi, biyoloji için bir dönüm noktasıdır. 25 Nisan 1953 tarihinde James Watson ve Francis Crick, DNA'nın çift sarmal yapısını açıklayan bir makale yayınladılar. Bu nedenle, 25 Nisan her yıl "Dünya DNA Günü" olarak kutlanmaktadır.

Nükleik Asitlerin Önemi

► Nükleik asitler, genetik özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan organik moleküllerdir.

► İki temel nükleik asit türü vardır: DNA (Deoksiribonükleik Asit) ve RNA (Ribonükleik Asit).

DNA (Deoksiribonükleik Asit)

♦ DNA, çift sarmal yapıda olup, dört baz içerir: adenin (A), timin (T), guanin (G) ve sitozin (C). Adenin, timinle; guanin ise sitozinle eşleşir.

♦ DNA, genetik bilgiyi taşır ve hücredeki metabolik olayları yönetir. Örneğin; protein sentezi için gerekli emirleri verir.

♦ Yapısındaki 5 karbonlu şeker deoksiribozdur.

RNA (Ribonükleik Asit)

♦ RNA, tek sarmal yapıda olup, dört baz içerir: adenin (A), urasil (U), guanin (G) ve sitozin (C). DNA'daki timinin yerine RNA'da urasil bazı vardır.

♦ RNA, genetik bilginin DNA'dan ribozomlara taşınmasını sağlar ve protein sentezinde doğrudan rol oynar.

♦ Yapısındaki 5 karbonlu şeker ribozdur.

Genetik Bilginin Aktarımı

Nükleik asitler, canlıların genetik bilgilerini depolamak ve bu bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlamak için hayati öneme sahiptirler. DNA; kalıtsal bilgiyi taşırken, RNA bu bilgiyi protein sentezine dönüştürür.

DNA'nın Biyolojideki Önemi

1. Genetik Çeşitlilik: Hücre bölünmelerinden önce DNA'nın eşlenmesi ve mutasyon geçirebilme özellikleri genetik çeşitliliğin temelini oluşturur.

2. Genetik Hastalıklar: DNA'da oluşan mutasyonlar genetik hastalıklara neden olabilir. Bu da tıbbi araştırmaların önemli bir alanıdır.

3. Biyoteknoloji ve Genetik Mühendisliği Çalışmaları: DNA teknolojileri; biyoteknoloji ve genetik mühendisliği alanlarında günümüzde önemli gelişmelere yol açmıştır. Genetik modifikasyon, gen terapisi ve adli tıp gibi alanlarda kullanılmaktadır.

NÜKLEİK ASİTLERİN KEŞİF SÜRECİ

► DNA'nın keşfi ve nükleik asitlerin işlevleri, biyolojinin temel prensiplerini anlamamızda ve genetik bilginin işlenmesinde büyük bir ilerleme sağlamıştır. Bu keşifler, modern biyolojinin ve tıbbın temel taşlarını oluşturur.

► İsviçreli Biyokimyacı Friedrich Miescher (Fredrik Mişher), 1869 yılında ilk olarak iltihap içindeki akyuvarda ve daha sonra ise balık spermi ve yumurtalarının çekirdeğinde o zamana kadar bilinmeyen ve çekirdeğin içinde asit özelliği gösteren bir maddenin varlığını gözlemlemiştir.

► Miescher, çekirdek içerisinde asit özelliği gösteren bu moleküllere nüklein adını vermiştir.

► Daha sonraları nüklein, nükleik asit olarak adlandırılmıştır.

► Miescher nükleik asitlerin; karbon, hidrojen, oksijen, azot ve fosfor elementlerinden oluştuğunu da belirtmiştir.

► Nükleik asitlerin başlangıçta sadece hücre çekirdeğinde bulunduğu kabul edilmiştir.

► Sonraki yıllarda ise yapılan bilimsel çalışmalarda nükleik asitlerin ökaryot hücrelerin mitokondri, kloroplast ve ribozom gibi organellerinde bulunduğu da tespit edilmiştir.

► Prokaryot canlılarda ise nükleik asitlerin hücre sitoplazmasında ve ribozomlarında yer aldığı görülmüştür.

Friedrich Miescher'den sonra nükleik asitlerle ilgili çalışmalar hız kazanmıştır. Bunlardan en önemlileri ve bazıları şunlardır:

1884 yılında Oscar Hertwig (Oskar Hörtvik), nükleik asitlerin kalıtımın aktarılmasından sorumlu kimyasallar olduğunu ileri sürmüştür.
I. Dünya Savaşı yıllarında Alman Kimyager Robert Feulgen (Rabırt Fölgen), kendi geliştirdiği DNA boyama tekniği ile DNA’nın kromozomların içerisinde bulunduğunu gösterdi.

► 1928 yılında Frederick Griffith (Frederik Griffit), kalıtım materyalini aktaran molekülün varlığını tespit etmek amacıyla çeşitli deneyler yapmıştır.

► Griffith, bir bakteriden diğerine taşınan kalıtsal bir molekülün var olduğunu ileri sürmüştür.

► Bu kalıtım materyalini aktaran maddenin protein olabileceğini ileri sürmüştür.

► Bu görüş ile ilgili yaptığı deneyde hücrelerde kalıtsal bilgiyi taşıyan bir molekülün var olduğunu ortaya koymuş ancak bu molekülün ne olduğu hakkında bir açıklama yapamamıştır.

Frederick Griffith'in Yaptığı Deneyler

Frederick Griffith'in hücrelerde kalıtsal bilgiyi taşıyan bir molekülün olduğunu açıklayan deneyi şu şekildedir:

♦ Griffith, yaptığı deneyde; zatürreye (akciğer iltihaplanması) yol açan S Tipi ve zatürreye yol açmayan R Tipi Streptococus pneumoniae (Streptokokus pünomonie) bakterilerini ve fareleri kullanmıştır.

♦ Zatürreye yol açan S Tipi bakteriler kapsüllü, zatürreye yol açmayan R Tipi bakteriler ise kapsülsüz özelliktedir.

Deneyin aşamaları şunlardır:

1. Aşama: Fareye R Tipi kapsülsüz bakteri enjekte etmiştir. Farenin yaşadığını görmüştür.

2. Aşama: Fareye S Tipi kapsüllü bakteri enjekte etmiş ve farenin öldüğünü görmüştür.

3. Aşama: S Tipi Kapsüllü bakterileri ısıtarak öldürmüş ve fareye enjekte etmiştir. Farenin yaşadığını görmüştür.

4. Aşama: Hastalık yapan S Tipi Kapsüllü bakterileri ısıtarak öldürmüştür. Sonra bunları canlı olan R Tipi kapsülsüz bakterilerle karıştırmıştır. Bu karışımı fareye enjekte etmiştir. Sonuç olarak farenin öldüğünü görmüştür.

Son aşamada ölen farenin kanından örnek alınmış ve incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda farenin kanında S Tipi Kapsüllü bakterilerin var olduğunu görmüştür.

SONUÇ: 

► Kapsüllü S Tipi bakteride bulunan bir maddenin etkisiyle kapsülsüz olan bakterilerin kapsül üretme yeteneği kazandıklarını ileri sürmüştür.

► Yani hastalığa yol açmayan canlı kapsülsüz bakteriler ortamdaki parçalanmış kapsüllü bakteri DNA'larını hücrelerine alarak hastalık yapıcı hale gelmişlerdir.

► 1940'lara kadar kalıtımda rol oynayan molekülün protein olduğu düşünülse de yapılan deneyler sonucunda kalıtımda rol oynayan molekülün protein değil DNA olduğu ortaya konmuştur.

Frederick Griffith'in Deneyinin Önemi: Nükleik asitlerin kalıtsal materyal olduğunu ortaya koyan diğer çalışmalara basamak oluşturmuştur. 

Oswald Avery ve Arkadaşlarının (Maclyn McCarty ve Colin MacLeod) Nükleik Asitlerin Keşfine Sağladıkları Katkı

► Griffith’in deneylerinden yaklaşık 20 yıl sonra Oswald Avery (Ozvıld Avri) ve arkadaşları genetik materyalin protein değil DNA olduğunu ortaya koyarak ilk adımı atmışlardır.

► Grifith’in yaptığı deneyleri geliştirerek genetik materyalin DNA olduğunu ispatlamışlardır.

Oswald Avery ve Arkadaşlarının Yaptığı Deney

Bu deneyin aşamaları şöyledir:

♦ Hastalık yapıcı S Tipi kapsüllü bakterileri ısıtarak öldürdüler.

♦ Beş farklı deney tüpüne; protein, RNA, DNA, Lipit ve Karbonhidratı parçalayan enzimler koydular.

♦ Isıtılarak öldürülmüş kapsüllü bakteri özütünü alarak bu deney tüplerindeki enzimlerle bir araya koydular.

♦ Bu deney tüplerine ayrıca hastalık yapmayan kapsülsüz bakterileri de ilave ettiler.

► Beş deney tüpünden sadece DNA'yı parçalayan DNAaz (Deoksiribonükleaz) enzimi eklenen özütte kapsüllü bakterilerin oluşmadığını gördüler.

► Bunun nedeni; kapsüllü bakteri DNA'larının DNAaz enzimi tarafından parçalanmasıdır. Bu durumda kapsüllü bakteri DNA'ları kapsülsüz bakteriler tarafından alınamamıştır ve kapsüllü hale geçememişlerdir.

► Diğer tüplerde ise (protein, RNA, lipit ve karbonhidrat parçalayan enzimlerin eklendiği tüpler) kapsüllü bakteri DNA'ları parçalanmadığı için kapsülsüz bakteriler kapsüllü hale geçmiştir.

1944 yılında yaptıkları çalışmaların sonucunu şöyle açıkladılar:

Kapsülsüz bakterilerin kalıtımının değişmesine sebep olan etken DNA molekülüdür. Yani yabancı olan DNA, kapsülsüz bakterinin DNA'sının bir parçası haline gelerek onun yapısını değiştirmiştir. Griffith’in açıklayamadığı ve transformasyona neden olan maddenin DNA olduğu bulunmuştur.

Erwin Chargaff'ın Nükleik Asitlerin Keşfine Sağladığı Katkı

► DNA'nın kalıtım materyali olduğu ispatlandıktan sonra DNA'nın moleküler yapısını araştırmıştır.

► DNA'daki baz dizisinin türden türe farklı olduğunu, aynı türdeki canlıların farklı dokularından elde edilen DNA'larının ise aynı baz dizilimine sahip olduğunu açıklamıştır.

► Hücre içindeki sitozin miktarının guanine, timin miktarının ise adenine eşit olduğunu göstermiştir.

Rosalind Franklin ve Maurice Wilkins'in Nükleik Asitlerin Keşfine Sağladıkları Katkı

► DNA'nın yapısını çözmek için 1951 yılında bir çalışma yaptılar.

► Bu çalışmalarında DNA'nın zincirlerini X-ışınlarına maruz bırakarak DNA'nın x-ışını kırınımının fotoğrafını çektiler.

► Bu fotoğraflar DNA'nın belirli aralıklarla tekrarlayan sarmal bir yapıya sahip olduğunu göstermekteydi. Ancak Franklin DNA molekülünün çift sarmal yapıda olabileceği fikrini savunmuyordu.

DNA’nın Çift Sarmal Modeli

► Aynı zaman diliminde James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Frensis Krik) yapılan bu çalışmalardaki bulgulardan ve çekilen fotoğraflardan yararlanarak DNA'nın çift sarmal yapısını araştırmaya başladılar.

James Watson ve Francis Crick'in Nükleik Asitlerin Keşfine Sağladıkları Katkı

► DNA'nın çift sarmal modelini açıkladılar.

► DNA'nın X-ışını kırınımlı fotoğrafından yararlanarak ikili sarmal şekli elde ettiler.

► Hücre bölünürken DNA'nın bir fermuar gibi açıldığını ifade ettiler.

► DNA'nın bir ipliğinde bulunan adeninlerin karşısına timin moleküllerinin, guaninlerin karşısına ise sitozin moleküllerinin karşılıklı geldiğini gösterdiler.

► DNA'nın yapısında fosfat, deoksiriboz şeker ve azotlu bazların (adenin, guanin, sitozin, timin) bulunduğunu ortaya koydular.

► Bu çalışma ile Crick, Watson ve Wilkins'e 1962 yılında Nobel Tıp Ödülüverilmiştir.

Nükleik Asitlerin Çeşitleri ve Görevleri

► Nükleik asitler bütün canlılarda bulunan büyük moleküllü organik bileşiklerdir.

► Yapılarında; C, H, O, N ve P atomları bulunur.

► Asit özelliğinde bileşiklerdir.

► Canlılarda iki çeşit nükleik asit bulunur ve yapılarındaki 5 karbonlu şeker grubuna göre adlandırılırlar. Bunlar;

♦ DNA (deoksiribonükleik asit) ve

♦ RNA (ribonükleik asit)'dır.

Hücrede DNA'nın bulunduğu yerler:

♦ Prokaryot hücrelerde (bakteri ve arkelerde); sitoplazmada bulunur.

► Prokaryotların DNA'sı halkasal olup tek replikasyon orjininden oluşur. Bakterilerin DNA'sı histon protein kılıf taşımazken arkelerin çoğunda histon protein kılıf bulunur.

♦ Ökaryot hücrelerde ise; çekirdek, mitokondri ve plastitlerde (kloroplast, kromoplast, lökoplast) bulunur.

► Ökaryotların DNA'sı sarmal yapılıdır. Çok sayıda replikasyon orjininden oluşur. Histon protein kılıf bulunur.

Hücrede RNA'nın bulunduğu yerler:

♦ Prokaryot hücrelerde (bakteri ve arkelerde); sitoplazma ve ribozom organelinde bulunur.

♦ Ökaryot hücrelerde ise; çekirdekçik (çekirdek), mitokondri, plastitler (kloroplast, kromoplast, lökoplast), ribozom ve sitoplazmada bulunur.

Bir Nükleotitin Yapısı

► Nükleik asitlerin temel birimleri; nükleotitlerdir.

► Azotlu organik baz ve beş karbonlu şekerin glikozit bağı ile birleşmesiyle oluşan yapıya nükleozit denir.

► Nükleozitlere fosfat grubunun fosfoester bağları ile bağlanması sonucu nükleotitler oluşur.

Bir nükleotitin yapısında üç grup bulunur. Bunlar;

1. Azotlu Organik Baz

2. Beş Karbonlu Şeker (Pentoz Grubu)

3. H3PO4'ten (Fosforik Asit) gelen P (Fosfat) grubu

1. Azotlu Organik Bazlar

► Nükleotitin yapısına katılan azotlu organik bazlar fotosentez ile bitkiler tarafından sentezlenirler.

► Besinler yoluyla alındıktan sonra hücrelerde nükleotit sentezinde kullanılırlar.

► Nükleotitlerin yapısına katılan azotlu organik bazlar iki çeşittir. Bunlar;

♦ Pürin ve

♦ Pirimidin bazlarıdır.

► Pürin bazları; Adenin ve Guanindir. Hem DNA hem de RNA'nın yapısına katılırlar. Bunlar; çift halkalıdır.(Biri altıgen, diğeri beşgen şekilli iki halkanın birleşmesi sonucu oluşurlar.) Büyük moleküllü bazlardır.

► Pirimidin bazları; Sitozin, timin ve urasil baz olmak üzere üç çeşittir. Sitozin DNA ve RNA'nın yapısına katılır. Timin sadece; DNA'nın yapısına katılırken, Urasil sadece RNA'nın yapısına katılır. Tek halkalı bazlardır. Küçük moleküllü bazlardır.

DNA Bazları; A, G, S ve T Bazlarıdır.

RNA Bazları; A, G, S ve U Bazlarıdır.

2. Beş Karbonlu Şekerler (Pentoz

Ücretsiz önizleme burada bitti

Konu anlatımının kalan %70’i kilitli

Asıl konu anlatımının ilk %30’unu okudunuz. Konu metninin devamını okumak ve etkinlik, performans görevi ile kontrol noktası çözümlerini görmek için abone olun.

Konu anlatımının tamamını aç
BiyolojiHikayesi

Öğrencilerimizin TYT (Temel Yeterlilik Testi) ve AYT (Alan Yeterlilik Testi) gibi sınavlara hazırlanırken kullanabilecekleri bilgileri sunuyoruz. Biyoloji konularında güçlü bir temel oluşturmak ve sınav başarınızı artırmak için doğru adrestesiniz!

Bilgilerimiz

Adres

Hasanefendi - Ramazan Paşa Mah.1921 Sok.No:24/A Efeler-Aydın

Email

destek@biyolojihikayesi.com

Telefon

+90.555.608 59 45

iyzico ile Güvenli Öde - Visa - Mastercard

© Biyoloji Hikayesi. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım: Biyoloji Hikayesi
Dağıtım: Rolpa Bilişim Pazarlama Yönetim Sistemleri 🔒